Çalışma zamanı ve yaşam arasındaki sınırı kendileri belirleyebiliyordu. Üretim bireyseldi ve kişinin beden gücü ile belirlenebiliyordu. Lâkin Sanayi Devrimi bu düzeni kökten değiştirdi. Üretim fabrikalarla, makinelerle ölçülür oldu. İnsanlar kendi ritimlerini değil makinelerin temposunu izlemek zorunda kaldı. İş hayatı yaşamın tamamını kapladı. En önemlisi ise insanlar ilk kez kişilikleriyle karakterleriyle değil, ne kadar ürettikleriyle ölçülür hale geldi. Performans, insanın kimliğinin önüne geçti. Bugün içinde bulunduğumuz modern çağda plazalarda, ofislerde ve giderek daha kurumsal hale gelen iş yerlerinde çalışıyoruz. Teknolojik gelişmeler çok hızlı.
Hayatımızı kolaylaştırması beklenen bu ilerleme gerçekten bizi mutlu ediyor mu? İnsanlar hayat standartlarını ve refah seviyelerini yükseltmek için sürekli çaba harcıyor. Ancak hiçbir yükseliş yeterli gelmiyor. Sürekli daha fazlası isteniyor; daha iyi bir pozisyon, daha yüksek bir maaş, daha görünür bir başarı… Bu bitmeyen tempo içinde kimse sahip olduklarıyla yetinemez hale geliyor, hayattan keyif almak giderek zorlaşıyor. Günün sonunda ise ortak bir duygu kalıyor geriye “Tükenmişlik”. Üstelik geçici bir yorgunluk değil. Her geçen gün biraz daha derinleşen ve kronikleşen bir hal.
Tükenmişlik psikolojik, sosyal, zihinsel ve fiziksel pek çok belirtiyle kendini gösterir. Bu süreçte insanlar sürekli kendilerini sorgulamaya başlar. Yetersiz hissettikçe kaygı düzeyleri artar, bu çoğu zaman kızgınlık ve tahammülsüzlük gibi duygularını beraberinde getirir. Kontrolün kendi ellerinde olup olmadığını sorgularlar; “Bir şeyleri mi kaçırıyorum?” duygusu zihni meşgul eder. Başkalarının ne kadar ilerlediğine, neler başardığına odaklandıkça kıyas artar ve kişi farkında olmadan başkalarının onayına bağımlı hale gelir. Zihinsel yük ağırlaştıkça odaklanmak zorlaşır, konsantrasyon problemleri ortaya çıkar. Bu noktada sürekli yorgun hissetmek kaçınılmazdır; dinlenmek bile bedeni ve zihni toparlamaya yetmez hale gelir.
Tükenmişliğin kaynağı, dinlenmenin bile yeterli görülmediği sürekli performans baskısıdır. İnsanlar değer görmek için hep daha fazlasını yapmaları gerektiğine inanır ve bu da zihni hiç durdurmaz. Tükenmişlik sendromuna yakalanan birinin ilk yapması gereken şey kendini suçlamayı bırakmaktır. Bu iyileşme, daha fazlasını yapmaya çalışmakla değil, insanın kendine yeniden alan açmasıyla başlar.
Tükenmişlikten nasıl uzaklaşabiliriz? Bedeni harekete geçirmek, düzenli egzersiz yapmak; sevdikleriyle nitelikli zaman geçirmek; yalnızca keyif için yapılan bir hobi edinmek ve hayatın içine yeniden karışmak zihni onarır. Dinlenmenin bir hak olduğunu kabul etmek, sınır koymayı öğrenmek ve gerektiğinde destek istemek ise bu sürecin en güçlü adımlarıdır. Çünkü insan, üretmediği anlarda da değerlidir ve yaşam ancak o zaman gerçekten hissedilmeye başlanır.