Tabii bu ifadeyi bugün düşünememe sorunumuz var diyen aydınlarımız için kurdum. Aslında şöyle demeliydim, bizler Batı medeniyetinden farklı bir zihin yapısına sahibiz, bu nedenle dünyayı okuma üslubumuz farklı, siz bizim medeniyetimizin Batı medeniyeti karşısında yenilgisini dünyayı okuma üslubunun ürünu olduğu iddiasıyla bizim düşünememe sorunumuz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Oysa yenilgimizin çok farklı sebepleri var ve belki de dünyayı farklı okumak o sebeplerin arasında değil.
Genellikle metodolojik düşünmediğimizden şikâyet ediyor aydınlarımız. Bu doğru, biz metodolojik düşünmeyiz. Çünkü bizim ilk adımımız olguya nasıl yaklaşmamız gerektiğini bulmak değildir, karşımızdaki olgunun ne olduğunu anlamaktır. Biz olguya odaklanırız adeta olguyla iç içe geçeriz. Metodolojik yaklaşım ise olgu ile gözlemci arasında bir mesafe koyar.
Bizim dünyamızda “Ameller niyetlere göre” kategorize edilir, Batı dünyası “Amelleri sonuçlara göre” kategorize eder. Ama amelleri niyetlere göre kategorize etmek sonuçları göz ardı etmek değildir. Batı dünyası ölçemediği şeyi analize dahil etmediği için niyetleri sorgulamaz.
Konuyu bir örnekle açıklamaya çalışayım. Diyelim ki bir kişinin bir kişiye yardım ettiğine benzer bir davranışı gözlemliyoruz;
Metodolojik okuma bu davranışı şu şekilde okur;
Okuma bittiğinde davranışla ilgili çok şey biliyoruzdur. Elimizde istatistik, karşılaştırma ve analiz teknikleriyle davranışı didik didik etmiş vaziyetteyizdir. Ancak, davranışın gerçekten
olup olmadığı konusunda tam bir fikir sahibi değilizdir. Ancak varsayım baştan yapılmıştır ve “başkasının ihtiyacını gideren bir davranış yardımdır” önermesinden hareketle davranış, yardım eylemi olarak tanımlanmış ve sınıflandırmıştır.
Kadim okumamız ise olguya farklı bakar. Usul merkezli diye tanımladığımız bu okumada davranış, amaç, zorunlu nedensellik ve olgunun zemini boyutuyla ele alınır.
Amaç: Davranışın amacı nedir? Hangi hedefe ulaşılmak isteniyor?
Zorunlu nedensellik: Davranış neden şimdi, burada ve bu zamanda meydana geldi?
Zemin:
Bu sorgulardan sonra usul okuması davranışın anlamını saptamış olur. Eylemin gerçekten yardım olup olmadığı, kaynak transferi mi olduğu, sosyal eki mekanizması olarak mı iş gördüğü veya başka bir amacın kamuflajı mı olup olmadığı belirlenmiş olur. Böylece davranışın ne tür bir eylem olduğu daha baştan saptanmış olur.
*
Yardım davranışı örneği şunu göstermektedir; usul okumasının dikkati öncelikle davranışın/olgunun üzerindedir. Olgunun türünün ne olduğunu anlamaya çalışır. Bu nedenle olguya ilk teması olgunun meydana gelmesindeki amacı (niyeti) sorgulamak olur. Bunu saptadıktan sonra olgunun gerçekleşmesinin zorunlu olup olmadığını belirlemeye çalışır. Olgunun cereyan ettiği zemin olgunun gerçekleşmesi için gerekli ortamdır. Amaç-illet-zemin uyumu olgunun ne olduğunu belirler.
Metodolojik okuma ise davranışı/olguyu parçalara ayırır ve dikkatini parçaların üzerinde yoğunlaştırır. Parçalar ile ilgili bütün bilgiler ortaya konulur ve davranışın bütüncül anlamı, analizin başında ortaya atılan hipotezin doğrulanmasına göre sonunda ortaya konulur. Metodolojik yaklaşım, ölçülemez olduğu iddiasıyla niyeti analize dahil etmez. Ancak son dönemde diskur ve bağlam analizleri yöntemleri metodolojik yaklaşımın niyeti analize dahil etmesine olanak verdiğini belirtmek gerekir.
Sözü bizim düşünememe sorunumuz olup olmadığı konusundaki tartışmaya getirecek olursak; görüldüğü gibi usul merkezli okuma ile metodolojik düşünme yaklaşımının arasındaki temel fark, usul merkezli okuma “ne” sorusunu öncelerken metodolojik yaklaşımın “nasıl” sorusunu öncelemesidir. Tabii ki bu fark iki yöntemin ait olduğu medeniyetlerin dünyayı okuma biçiminin doğrudan yansıması olduğunu ifade etmek gerekir. Bu nedenle her iki okuma biçimi birbirinden yararlanabilir ama birbirlerinin yerine geçemez.
Düşünememe diye bir sorunumuz olduğunu ileri süren aydınlarımız Batı karşısındaki yenilgimizi usul merkezli düşünmemize bağlama eğilimindeler.
Aslında bu yenilgiyi de kadim düşünme biçimiyle ele alabiliriz. Ve önce şu soruları sorarak başlayabiliriz;
Yenilgi derken ne demek istiyoruz? Yenilgi nedir?
Bu sorulara cevap verdikten sonra da yenilginin zorunlu nedenini (ki bu tek bir nedene indirgenmez, nedenlerini demek gerekir) ve zeminini de konuşuruz.
“Düşünememe sorununu” aşmak, “düşünmemeyi” terk etmekten geçiyor.
Daha doğrusu büyük düşünürümüz Sezai Karakoç’un “Düşüncede Diriliş” dünyasına adım atmaktan.