Neden mi?
Çünkü kendi bilgi ve tecrübelerimizle planladığımız yarın ile gerçekten yaşayacağımız yarın çoğu zaman aynı değildir.
Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu bu yaşamda, korku, endişe ve kaygılarımız üzerine çalışan görünmez bir düzen kurulmuştur. İsteseniz de istemeseniz de yaptığınız pek çok seçim bu duyguların etkisi altındadır.
Günümüzde modern siyaset bile çoğu zaman akla değil, kaygılara hitap eder.
Seçmeni mantıkla değil, duygu üzerinden etkiler.
Şimdi ben anlatacağım, siz kahramanların yerini dolduracaksınız.
Çevrenizde bu türden söylemleri mutlaka duymuşsunuzdur:
* “Ülke elden gidiyor.”
* “Ekonomik çöküş geliyor.”
* “Dış güçler saldırıyor.”
Bu söylemlerin amacı aslında oldukça basittir:
Topluma bir tehlike hissi aşılamak ve ardından güvenlik arayışını tetiklemek.
Sonra ikinci aşama gelir:
Belirsizlikleri büyütmek.
Yani sürekli bir kriz atmosferi oluşturmak.
Ve ardından üçüncü aşama başlar:
“Bu kaosu ancak biz çözebiliriz.”
Psikolojide buna otoriteye yönelme eğilimi denir. İnsan kendini tehdit altında hissettiğinde özgürlükten önce güvenliği seçer.
Siyaset böyle çalışırken medya da giderek aynı mekanizma ile beslenir hale geldi.
Çünkü kaygı;
daha çok tıklama,
daha çok izlenme,
daha çok paylaşım üretir.
Bu yüzden haber başlıklarında sık sık şu ifadeleri görürüz:
“Uzmanlar uyardı”
“Büyük tehlike”
“Felaket kapıda”
Hatta yapay zekaya “en çok tıklanan başlık nasıl olur?” diye sorsanız büyük ihtimalle yine bu tür başlıklar üretir.
Çünkü insan beyninde kaygı ve tehlike çanları çaldığında düşünme biçimi değişir.
İnsan daha basit düşünmeye başlar.
Karmaşık meselelerle uğraşacak hali kalmaz.
Analiz yapacak vakti bile bulamaz.
Ve çoğu zaman güçlü bir lider arar.
Fakat burada çoğu insanın bilmediği önemli bir gerçek vardır.
Psikologlar ve davranış bilimcilerle yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bir toplum sürekli korku mesajları ile karşı karşıya kaldığında insanlar daha hızlı ama daha yüzeysel kararlar almaya başlıyor.
Buna “korku altında karar verme” etkisi deniyor.
Ama aynı araştırmalar başka bir şeyi daha söylüyor:
İnsanlara umut, çözüm ve gerçek bilgi sunulduğunda toplumlar çok daha sağduyulu kararlar verebiliyor.
İşte tam bu noktada karşımıza önemli bir konu ortaya çıkıyor:
NENİ.
Yani Ne Eğitimde Ne İstihdamda olan gençler.
Türkiye’de 15-24 yaş grubunda NENİ oranı %23 seviyelerine kadar çıktı.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Her beş gençten biri: ne okulda, ne işte,
ne de mesleki eğitimde.
Bu sadece bir işsizlik verisi değildir.
Bu aslında geleceğe dair kopuşun göstergesidir.
Bu veri bize şunu söylüyor:
İşgücü piyasası politikalarının yeniden düşünülmesi gerekiyor. Sanayi ile okul arasında gerçek bir ortaklık kurulmalı.
Yerel yönetimler ve organize sanayi bölgeleri birlikte genç istihdam programları oluşturmalı. Belki de çıraklık sistemi desteklenmeli.
Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen şey sadece bugünkü krizler değildir; gençlerin yarına dair umududur.
Aslında tüm bu tablo bize çok basit bir gerçeği hatırlatıyor:
İnsanlık korkuyla değil, umutla ve akılla daha iyi düşünür.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Gerçekten düşündüğümüz için mi karar veriyoruz,
yoksa korktuğumuz için mi? Kararlarımızı korku, endişe ve kaygı yönetmemeli.
Yaşlı bahçıvanın hikâyesini çoğumuz biliriz.
Diktiği ağaçlarla ilgili şöyle der:
“Ben bu ağaçların gölgesinde oturamayacağımı biliyorum.
Ama bir gün bir çocuk gelip burada dinlenecek.” Belki de meyvesini yiyecek.
İnsanlık hep böyle ilerledi.
Birileri korku yaydı.
Birileri umut ekti.
Ve tarih bize şunu gösterdi:
Korku kalabalıkları yönetebilir.
Ama geleceği sadece umut ve bilgi kurar.
Bilgi çağını yaşadığımız bu dönemde belki de bugün yapmamız gereken şey çok basit:
Felaket başlıklarına kapılmadan,
kaygı ile değil bilgi ile düşünmek.
Okumak.
Araştırmak.
Çünkü yarını gerçekten iyi yönde değiştiren şey,
korkuyla verilen kararlar değil, akıl ve umutla atılan küçük adımlardır.