Engin Demir

Tarih: 06.03.2026 10:38

İran halkı savaş hakkında gerçekte ne düşünüyor?

Facebook Twitter Linked-in

Bu süreçte dünyada İran’ın askeri ve siyasi adımlarından çok konuşulan bir başka mesele daha var: İran halkı bu savaş ihtimali hakkında gerçekten ne düşünüyor?

Dışarıdan bakıldığında İran toplumu çoğu zaman tek parça bir yapı gibi algılanıyor. Rejim, devlet ve halkın aynı refleksleri verdiği varsayılıyor. Oysa İran toplumu son derece katmanlı, tartışmalı ve farklı eğilimleri içinde barındıran bir yapıya sahip. Bu nedenle savaş gibi büyük kriz anlarında ortaya çıkan toplumsal refleksleri anlamak için İran’ın tarihsel hafızasına ve siyasi kültürüne bakmak gerekiyor.

İran’da son yıllarda ekonomik sıkıntılar, yaptırımlar ve iç politik tartışmalar nedeniyle devlet ile toplum arasında ciddi gerilimler yaşandığı biliniyor. Sokak protestoları, sosyal medyadaki eleştiriler ve özellikle genç kuşağın talepleri bu gerilimin açık göstergeleri. Ancak ilginç olan şu: Dış tehdit algısı ortaya çıktığında İran toplumunun önemli bir kısmında refleksler hızla değişebiliyor.

Bu noktada İran siyasi kültüründe çok güçlü bir yer tutan “vatan” kavramı devreye giriyor.

İran ideolojik olarak bir “İslam Cumhuriyeti” olsa da toplumsal hafızanın temelinde yalnızca dini kimlik yok. Binlerce yıllık devlet geleneği, Pers uygarlığı ve güçlü bir tarih anlatısı İranlıların kolektif kimliğinde çok önemli bir yer tutuyor. Bu nedenle İran’da “ümmet” kavramı ile “millet” kavramı çoğu zaman iç içe geçse de, kritik anlarda millî reflekslerin ağır bastığı görülüyor.

Başka bir ifadeyle, İran’da siyasal sistem dini bir karakter taşısa bile toplumun zihninde “İran” fikri oldukça güçlü bir yer tutuyor.

İran-Irak Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. 1980’lerde Saddam Hüseyin’in saldırısıyla başlayan o sekiz yıllık savaş sırasında İran’da rejime yönelik eleştiriler tamamen ortadan kalkmadı. Ancak buna rağmen milyonlarca insan ülkeyi savunmak için seferber oldu. Çünkü o savaş yalnızca bir ideoloji meselesi değil, doğrudan vatanın savunulması olarak algılanıyordu.

Bugün yaşanan gerilimlerde de benzer bir psikolojinin işaretleri görülüyor. İran toplumunda savaş isteyen büyük bir kitle olduğu söylenemez. Aksine birçok İranlı yeni bir savaşın ülke ekonomisini daha da zorlayacağının farkında. Ancak dışarıdan gelebilecek bir askeri baskı veya doğrudan bir saldırı ihtimali söz konusu olduğunda toplumun önemli bir kesiminde “önce ülke” refleksi ortaya çıkıyor.

Bu noktada İran toplumunun önemli bir parçasını oluşturan Azerbaycan Türkleri ve Tebriz perspektifi ayrıca dikkat çekici bir örnek sunuyor.

Tebriz ve genel olarak İran Azerbaycanı, tarih boyunca İran siyasetinde belirleyici roller üstlenmiş bir bölge. İran’daki Türk nüfusu yalnızca demografik olarak büyük değil; aynı zamanda devlet mekanizmasında, ticarette ve güvenlik yapılarında da güçlü bir varlığa sahip.

Zaman zaman kültürel haklar, dil ve kimlik meseleleri etrafında tartışmalar yaşansa da İran Azerbaycanı’nda da dış tehdit algısı söz konusu olduğunda “İran’ın bütünlüğü” fikri güçlü bir karşılık bulabiliyor.

Nitekim İran-Irak Savaşı sırasında cepheye en fazla asker gönderen bölgelerden biri de Tebriz ve çevresi olmuştu. İran ordusunda ve özellikle Devrim Muhafızları içinde Azerbaycan Türklerinin önemli bir ağırlığı bulunduğu da bilinen bir gerçek.

Bu durum İran’daki kimlik meselesinin çoğu zaman dışarıdan göründüğünden daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Birçok Azerbaycan Türkü hem kendi etnik kimliğini koruyor hem de İran devletine aidiyet hissedebiliyor. Dolayısıyla kriz zamanlarında ortaya çıkan refleksler yalnızca etnik kimlikle açıklanamayacak kadar çok katmanlı.

Bu tablo bize başka bir karşılaştırmayı da hatırlatıyor: Rusya’nın Ukrayna savaşı.

Savaşın başında birçok Batılı yorumcu Rus toplumunun kısa sürede Kremlin’e karşı büyük bir tepki geliştireceğini öngörmüştü. Ancak süreç beklenildiği gibi işlemedi. Rusya’da hükümete yönelik eleştiriler ve savaş karşıtı sesler elbette vardı; fakat toplumun önemli bir bölümü devletin arkasında durmayı tercih etti.

Bu durumun arkasında birkaç önemli faktör bulunuyor.

Birincisi, Rusya’da da tıpkı İran’da olduğu gibi güçlü bir devlet ve vatan fikri bulunuyor. Rus siyasi kültüründe devlet yalnızca bir yönetim aygıtı değil, aynı zamanda tarihsel bir varlık olarak görülüyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan miras kalan “vatan savunması” anlatısı hâlâ toplumsal hafızada çok güçlü.

İkinci faktör ise dış tehdit algısı. Rusya’da devlet söylemi savaşı yalnızca Ukrayna ile bir çatışma olarak değil, aynı zamanda Batı ile bir güç mücadelesi olarak çerçeveledi. Bu anlatı toplumun önemli bir kısmında karşılık buldu.

İran’da da benzer bir psikolojik mekanizma çalışıyor.

İran yönetimi uzun yıllardır ülkeyi yalnızca bölgesel bir aktör olarak değil, aynı zamanda Batı baskısına direnen bir medeniyet devleti olarak sunuyor. Bu söylem özellikle dış kriz anlarında toplum içinde belirli bir dayanışma duygusu yaratabiliyor.

Elbette İran ile Rusya arasında önemli farklar da var. Rusya daha merkezi ve güçlü bir devlet yapısına sahipken İran’da toplum daha parçalı ve siyasi tartışmalar daha görünür. Ayrıca İran nüfusunun büyük bölümünü oluşturan genç kuşak, devlet söylemine önceki nesillere kıyasla daha mesafeli yaklaşabiliyor.

Ancak bütün bu farklılıklara rağmen iki toplum arasında dikkat çekici bir ortak nokta bulunuyor:
Devlet eleştirisi ile vatan savunması birbirinden ayrı tutulabiliyor.

İnsanlar yönetimi eleştirebilir, ekonomik politikaları sorgulayabilir veya siyasi değişim talep edebilir. Fakat dışarıdan gelen bir baskı söz konusu olduğunda aynı insanlar “ülke” fikri etrafında yeniden birleşebiliyor.

İran toplumunu anlamak için belki de en kritik nokta tam burada yatıyor.

İran halkı savaş isteyen bir toplum değil. Uzun yaptırımların ve ekonomik zorlukların ardından yeni bir çatışmanın bedelini çok iyi biliyorlar. Ancak mesele doğrudan ülkenin güvenliği ve egemenliği olarak algılandığında, İran toplumunda beklenmedik ölçüde güçlü bir millî refleks ortaya çıkabiliyor.

Ve bu refleks yalnızca Perslerden değil; Tebriz’den, Erdebil’den, Urmiye’den, yani İran’ın Türk nüfusundan da destek bulabiliyor.

Dolayısıyla İran’daki gelişmeleri yalnızca ideolojik bir gözlükle okumak çoğu zaman yanıltıcı oluyor.

Çünkü İran’ı şekillendiren yalnızca devrim ideolojisi değil; aynı zamanda çok daha eski ve derin bir duygu:
Vatan fikri.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —