Menü Hürgün, İnsana ve Demokrasiye Dair Her Şey
Bengü Tonyalı

Bengü Tonyalı

Tarih: 18.03.2026 10:33

Hayallerimizin yerini tahlillerimiz aldı

Facebook Twitter Linked-in

Neden kendi sağlığımızı bile yönetemez hale geldik? 

Sosyal medyada tepe tepe arkadaşımız varken, paylaşımlarımız çaka çaka beğeni alırken neden “Bir ara görüşelim” diyen insanlar kayboldu? 

Söyleyeyim size… 

Kafamız, beynimiz, bedenimiz sürekli bir hastalıkla ya da yakınlarımızın hastalıklarıyla meşgul bırakılıyor. Kimse kendinden emin değil. Tedavi olan da, tedaviyi yapan da bir güvensizlik içinde. 

Teknolojiye güveniyoruz ama aynı anda başka bir teknolojiyle kıyaslama ihtiyacı duyuyoruz. Hal böyle olunca tedavi yöntemleri de sürekli değişiyor. Öğreniyor muyuz, gelişiyor muyuz, gerçekten neyi biliyoruz; belli değil. Kesin kuralları olmayan, kim kimi bulursa onunla ilerlediği bir yönetim döngüsü içinde savruluyoruz. 

Bu arada hayatta kalmak ve yaşam kalitemizi belli bir seviyede tutabilmek için çabalayıp duruyoruz. 

Düşündürücü ve yorucu bir hayatın içindeyiz. 

Geçmişe dönüp bakınca bunu daha net görüyoruz. 

Eskiden sabah olurdu; kalkar, elimizi yüzümüzü yıkar, kahvaltımızı ederdik. Hayatın en temel iki hareketi buydu. 

Şimdi ise sabah kalkınca önce telefona bakıyor, sonra ilaçlarımızı alıyor ve “dışarıda bir şeyler atıştırırım” diye günü başlatıyoruz. 

Durum böyle olunca aşk acısı yerine mide ağrısı çekmek neredeyse farz oldu. 

Eskiden mahalledeki Dondurmacı Ali’den gerçek sütle yapılmış, halis muhlis bir dondurma yemek vardı. 

Şimdi ise köşede yeni açılan cafcaflı dükkândan tuzlu, krokanlı, kremalı bir karışım alıyoruz. Devrimleri konuşmak yerine kolesterolümüz kaç oldu diye soruyoruz. Ve bunu konuşurken de karın ağrısı çekiyoruz. 

Yemeden içmeye, kılıktan kıyafete, izlediğimiz filmden gezdiğimiz yerlere kadar yaşam biçimimizi doğal ve üretken tutamadıkça bu örneklerin sonu gelmeyecek. 

Yaşlanmak zamanla usul usul bir direnişe dönüşecek. 

Direniş ise içimizdekileri evlatlarımıza aktarma çabasına… 

İşte tam burada bir sorumluluk doğuyor: 

Onların zamanına uygun bir dil kurmak. 

Anlayabilecekleri bir aktarım yolu bulmak. 

En güzel aktarım yolu ise örnek olmak. 

İnandıklarımızı yaşayarak… 

Zamana uyum sağlayarak… 

Ama doğru olduğuna inandığımızı onların gözleri önünde uygulayarak anlatmak. 

Yani basit bir örnekle; doğru dondurmayı yemekten vazgeçmediğimizi göstermek. 

Bir tahlil yapılacaksa önce kendi değerlerimizin tahlilini yapmalıyız. 

Ve o değerlerden vazgeçmediğimizi yaşayarak göstermek en büyük direnişimiz olmalı. 

İşte o zaman gerçekten var olursunuz. 

Dünya ise yaratıldığı günden beri aynı düzenle çalışıyor. 

Bahar gelince dallar açıyor. 

Göçmen kuşlar her yıl aynı rotadan uçuyor. 

İnsanoğlu yakıp yıkıp bozmasa, dünya rotasını şaşırmıyor. 

Hırsımıza, kibrimize, bencilliğimize rağmen dünya yine doğru yolu buluyor. 

Şimdi size bir soru sorayım: 

Evlatlarımızın güzel bir geleceğe sahip olmasını istiyor muyuz? 

Sağlıklı bir bedene sahip olmayı? 

Dünyanın varlığının bize mutluluk vermesini? 

O zaman dünyaya bakın. 

Nasıl çalıştığına dikkatle bakın. 

En küçük bitkiden hayvanlara, akarsulardan dağlara kadar inceleyin. 

Sonra aynısını yapın. 

Çünkü insan da bir dünyadır. 

Damarlarımız akarsular gibidir; korunmalıdır. 

Ciğerlerimize temiz hava girmelidir; doruktaki dağlar gibi. 

Yüz milyardan fazla nörona sahip insan beyni, galaksideki kozmik ağlara benzer bir düzenle çalışmaz mı? 

Gözümüzdeki retina ışığı yakalarken uzaydaki karadelikleri hatırlatmaz mı? 

Ne hikmetse insanın da dünya gibi yüzde yetmişi sudur. 

Kemiklerimiz kayalar gibidir. 

Kan dolaşımımız dünyanın su döngüsünü andırır. 

Organlarımızın uyumu ise dünyadaki ekosistemi hatırlatır. 

Bu da bize şunu söyler: 

Dünyayı korursak kendimizi de korumuş oluruz. 

Çünkü tüm dünya biziz. 

Ve biz de dünyayız. 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —