Osmanlı neden başaramadı, Tahtel Bahir ve Hezarfen Çelebi

Usul üzerine konuşmak istiyorum ama son günlerde Osmanlı ve İslam dünyasının Batı karşısında neden geri kaldığına ilişkin o kadar çok yazı çıktı ki bu konuya eğilmem gerektiğini düşündüm.

Çünkü düşünme ve karar verme süreçleri açısından ilginç (challenging) bir yaklaşım var bu yazılarda. 

Dünyaya şemalarla bakıyoruz. Tarihsel olayları da belirli şemalarla okuma eğilimimiz var. Bu son derece doğal bir yaklaşım. Fakat kullandığımız şema olaylara bakışımızı belirlediği için nasıl bir şema kullandığımız önemli. 

Usul çalışmaları kapsamında ben olgu merkezli tarihsel ve sosyolojik bütüncül bir okumaya hizmet eden şemaların kullanılmasından yanayım. Yani eğer konumuz Osmanlı devletinin 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa devletleri karşısında yenilmesi ve bu yenilgilere karşı geliştirdiği önlemleri değerlendirmekse, şemamızın önce Osmanlı’nın özgün niteliklerini ortaya koymasını bekleriz. Yani şemamız Osmanlının içinde yer aldığı medeniyeti dikkate almalı ve Osmanlı’nın karşı karşıya kaldığı sorunu tarihsel ve sosyolojik açıdan ele almalı. Sonra da konuya bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşarak, Osmanlı ve Avrupa’nın da yer aldığı ve dünyanın diğer kısımlarıyla ilişkileri de dikkate alan bir dünya sistemi içinde değerlendirmeye imkân vermeli. 

Entelektüel dünyamızda genel yaklaşımın bu tür bir şema kullanmak olmadığını biliyorum. Büyük ölçüde Batı’nın diğer medeniyetlere karşı üstün gelmesini sağlayan özelliklerini içeren ve bu özelliklerin Osmanlı’da olup olmadığını test eden bir yaklaşım kullanılıyor Batı ve Osmanlı karşılaştırmalarında. 

Osmanlı’nın veya herhangi bir başka devletin Avrupa devletlerinin sosyal, kültürel ve ekonomik gelişim çizgisini izlemesi gerektiği ön kabulünden hareket eden bir yaklaşım bu. Bütün insanlık gelişimi adeta Avrupa tecrübesine indirgeniyor. 

Bir örnek vereyim. Şöyle yazıyor bir aydınımız; “1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla yok olmanın eşiğine gelen Osmanlı Devleti, hangi tedbirleri alarak ayakta kalabileceği sorusuyla yaşamaya başlamıştı. Avrupa bilindiği ve izlendiği için bugünden geriye doğru bakınca: “Sermaye ve mülkiyet haklarına hukuki ve kesin güvenceler verelim; sonra da özel sektörü, işletmeler kurması için teşvik edelim” önerisi en makul çözüm yöntem olabilirdi. Rahat zamanlarda dikkate alınmamış bu ve benzeri reform öneriler, yumurtanın gelip kapıya dayandığı bir dönemde gündeme alınması çok zordu. Doğrusu bu minvalde bir reform önerisi de gelmedi.” 

Yani yazarımıza göre 19. Yüzyıldaki Osmanlı, sermaye ve mülkiyet haklarına hukuki ve kesin güvenceler vermeli, işletmeler kurması için de özel sektörü teşvik etmeliydi.  Fakat, bunu yapmak yerine Osmanlı ülkesindeki en yaygın çözüm önerisine uygun olarak “17. yüzyılın sonundan itibaren ortaya çıkmış olan mahalli otoritelerin (Ayanlar ve Hanedanlar) tasfiye edilmesi ve bu bölgelerde toplanan vergi gelirlerinin merkeze aktarılması” yolunu seçmiş. Bu çerçevede örneğin, “II. Mahmut Rumeli’de Tepedelenli Ali Paşa, Yozgat ve çevresinde Çapanoğulları, Ege’de Karaosmanoğulları başta olmak üzere bütün Ayanlıklara son verip mal varlıklarını müsadere” etmiş. Yazarımız bu tutumu yanlış buluyor ve “Bu gelişme, Avrupa’da “Magna Carta”ile başlatılan kralların sermaye ve mülk sahipleri tarafından denetlenmesi ve dengelenmesi sürecinin tam tersidir” diye de etiketliyor. 

Yazarımızın bu ifadeleri nasıl bir şema ortaya koyuyor? Şemanın kilit değişkeninin sermaye ve mülkiyet hakları olduğu açık. Ancak bu kavramların Osmanlı’nın dünya algısında farklı bir anlamı olup olmadığına değinilmiyor. Zımni olarak Osmanlı’nın da sermaye ve mülkiyeti aynı şekilde düşündüğü ifade ediliyor (konumuzun dışında olduğu için bunu tartışmıyorum).  Şema, Osmanlı’nın konuyu neden mali bir sorun olarak algıladığını ve neden yapısal bir sorun olarak görmediğini, bunun tarihsel ve sosyolojik arka planını da açıklamıyor. Şema böyle olunca yazarımızın yorumları da 19. Yüzyılda İngiltere’de sanayi devrimi gerçekleşir ve Avrupa’ya yayılırken Osmanlı’nın bu gelişmeyi neden görmediğini (yoksa görmezden geldiğini mi demek gerekiyor?) de kapsamıyor. Sanıyorum Batı ve Osmanlı karşılaştırmaları yapılırken bu noktaların açıkta bırakılmaması gerekiyor. 

Osmanlı veya İslam Dünyası-Batı karşılaştırmalarında genellikle Batı’nın kurumsal niteliklerine ve batının gelişimine vurgu yapmak oldukça alışılagelmiş bir yoldur. Kuşkusuz Batı’nın bu karşılaştırmalarda vurgulanan özelliklerinin İngiltere’de sanayi devrimini kolaylaştırdığı, daha sonra da Avrupa ülkelerine yayılmasına imkân verdiği ve Batı’nın bir medeniyet olarak dünya ölçeğinde baskın konuma yükselmesine yol açtığı doğrudur.

Gerçekten bankacılık ve sigortacılığın erken dönemden itibaren gelişmesi, şirketleşme kültürünün oluşması, borçlanma ve kredi sisteminin meşrulaşması, Magna Carta ile kralın yetkilerinin kısıtlanması, parlamentonun güçlenmesi, mülkiyet haklarının güvence altına alınmış olması, keyfi devlet müsaderelerinin azlığı, İngiltere’nin sanayi devrimine öncülük etmesinin hep temel sebeplerinden sayıla gelmiştir. Bu ülkedeki tarım sektöründe yaşanan devrimin de sanayi devrimini öncelediği düşünülür. Meraların çitlerle çevrilmesinin verimlilik artışına yol açtığı, bunun köylerden kente göçü ve sanayinin ihtiyaç duyacağı işgücünün oluşumuna katkı yaptığı, tarımsal gelişimin gıda güvenliğini artırmasının da nüfusun şehirlerde toplanmasını kolaylaştırdığının altı çizilir.  Protestan ahlakının da bu gelişmeleri tamamladığına vurgu yapılır. 

Bu unsurların hiçbirini yabana atmamalıyız. Ancak düşünme usulünde bu unsurların nereye tekabül ettiğinin anlaşılması, bu tür değişimlerin ileriye doğru emsal olarak alınması açısından bir gereklilik. (Yani burada İngiliz sanayileşmesi bir şema olarak kullanılabilmesi için düşünme usulü çerçevesinde incelenmelidir demek istiyorum).

Bizim kadim düşünme usulümüzde bir olayın meydana gelmesini mümkün kılan olmazsa olmaz zorunlu unsura “illet” diyoruz. Burada “olmazsa olmaz” ve “zorunlu” olma kavramlarının altının çizilmesi gerek. İllet bir olayın meydana gelmesini mümkün kılan şarttır. Onun dışında diğer bütün unsurlar tali şart veya zemin konumundadır. İllet, somut, ölçülebilir ve herkesin görüşüne açık olarak beyan edilebilen gözlemlenebilir, olayı mümkün kılan temel faktördür. İlleti tespit etmek için en temel yaklaşım, bu faktör olmasaydı meydana gelen olayın meydana gelmiş olması mümkün müydü (veya mümkün müdür) sorusunun sorulması yöntemidir.

O halde, şu soruyu sorabiliriz; 

Acaba İngiltere enerji girdisi olarak kömürü buhar enerjisi üretiminde kullanmasaydı, sahip olduğu bütün o sermaye birikimi, girişimcilik, köyden şehre giden işgücü, güçlü parlamentosu, güçlü finans sistemi ile sanayi devrimini gerçekleştirebilir miydi? 

Tabii ki hayır.

Bu sorunun objektif, test edilebilir, ölçülebilir, somut cevabı, kömür enerji girdisi olarak buhar enerjisi üretiminde kullanılmasaydı, sanayi devriminin gerçekleşmesi mümkün olmazdı” dır. Kömür ve enerji girdisi dışında sayılan bütün unsurlar düşünme usulünde zemin dediğimiz kategoriye girer, olmazsa olmaz değişken kömür ve enerji girdisinde kullanımıdır.

Eğer kilit değişken enerji girdisiyse ve İngiltere’nin yükselişi bununla açıklanabiliyorsa, ABD’nin yükselişinde de enerji girdisinin ve kullanımının rolü var mıdır? diye sorulabilir.  Bu soruya İngeliz hegemonyasının kilit unsuru kömür, ABD hegemonyasının kilit değişkeni petroldür diye cevap vermek mümkündür. Bundan sonra hegemonik güç olarak ortaya çıkacak ülkenin ortaya çıkabilmesinde enerji girdisinin rolü kuşkusuz olacaktır. (Bu noktada usulden çıkıp analiz ve gelecek tahminine girmiş olduk)

Kadim düşüne usulümüz, illeti yani kilit değişkeni olayları anlamanın merkezine koyuyor. Ancak illet kavramı olayları açıklamak açısından tam anlamıyla yeterli görülmüyor. Buna bir de makasıdı (amaçları) eklemek gerekiyor. 

Bu kavram da son derece önemli. Yoksa Osmanlı’nın 19. Yüzyılın hemen başında askeri yenilgilerle boğuşurken, yaptığı denizaltıyla düşman gemilerini batırmayı düşünmek yerine neden sünnet düğününde insanları eğlendirmeyi tercih ettiğini, 17. Yüzyılda kanat takıp boğazı geçen insanları silahlandırıp uçar asker olarak kullanmak yerine neden kayıkçıları kayırmayı tercih ettiğini doğru biçimde açıklayamayız.


Baki Alkaçar

20.01.2026 09:39:00


Samsun merkezli "sazan sarmalı" dolandırıcılığı operasyonu: 6 tutuklama

Batman’da freni boşalan akaryakıt tankeri park halindeki araçlara çarptı: 8 araç hasar gördü

Traktör römorkuna çarpan motosiklet sürücüsü ağır yaralandı

Uzmanından uyarı: "Gebelikte demir eksikliği anne ve bebek sağlığını etkileyebilir"

Başkan Yalçın’dan çocuklara karne hediyesi tiyatro şöleni

MHP Lideri Bahçeli: "Terörist faaliyetlerin kökü kurutulmalıdır"

Karı kocayı birbirinden ayıran kazada kadın hayatını kaybetti

Tekeri patlayan minibüs takla attı: 4 yaralı

Emniyetin teknolojik gücü ’Gözcü’, hapis cezası bulunan firariyi araç sürerken tespit etti

Evini ve otomobilini yaktı, kendini vurdu: 14 gün sonra hayatını kaybetti

Uludağ Üniversitesi’nde kavga

Bursa’da trafo yangını korkuttu

Sultanbeyli’de balkon çöktü: 2 araç hasar gördü

Ordu’da tır, 600 metre uçurumdan yuvarlandı: Kaza anı kamerada

Kuşadası’nda 6 hırsızlık suçundan aranan şahıs yakalandı

Büyükşehir Belediyesi’nden sömestr tatilinde dolu dolu program

Malatya’da otomobiller çarpıştı: 2 yaralı