Makamımız, kimliğimiz, mesleğimiz ve birçok sorumluluğumuz var. Lakin günlük hayatın içinde yaşarken bazen garip bir şey oluyor: Gözümüz bir bakışa, aklımız bir cümleye, zihnimiz bir onaya gereğinden fazla takılıyor. Başarılarımız veya sergilediğimiz davranışlar görünmez olunca içimiz daralıyor; yaptıklarımız yetmeyince kendimizi açıklama ihtiyacı duyuyoruz. Sanki hâla birilerinin karşısında durup “Beni gör ve neler yaptığıma bak.” dememiz gerekiyormuş gibi. Bunun nedeni, kendimizi ispatlama ihtiyacıdır. Oysa ispat çabası bugünün meselesi değil; geçmişten kalan bir borçtur. Çocukluğumuzdan gelir.
Genellikle çocuklukta duygular değil, davranışlar ödüllendirilir. Çocuk sessiz kalınca “Ne kadar olgunsun”, başarılı olunca “Aferin”, ebeveynlerinin yükünü alınca “Sen olmasan ne yapardık?” denir. Çocuk da şunu öğrenir: Sevgi, olduğu hâliyle değil; üstlendiği rolle gelir. Zamanla bu roller kimliğin önüne geçer. Kendi ihtiyacını bastırmayı öğrenen çocuk, başkasının beklentisini pusula yapar. Başkalarının tepkilerine göre hareket etmesi gerektiğini düşünür.
Yetişkinlikte bu durum farklı formlara dönüşür. İnsan sürekli kendini kanıtlamak ister. Bazen istemediği ilişkilerde kalır, bazen sınır koyamaz, bazen de durması gerekirken daha çok çalışır. Çünkü durmak, eski bir korkuyu tetikler: Görülmemek. Bu yüzden başarı yetmez, ilişki yetmez, fedakârlık yetmez; hep biraz daha gerekir. Aslında yapılan şey bugünü yaşamak değil, geçmişte yarım kalan bir ihtiyacı telafi etmektir.
Ama yetişkin hayat, çocukluk borçlarını ödeme yeri değildir. İnsan için asıl süreç; kendi isteklerini, arzularını, sevdiği ve sevmediği şeyleri fark etme sürecidir. Bu, kendi hayatını kurma ve birey olma yolculuğudur. Kimseye sürekli kendimizi anlatmak, kanıtlamak ya da taşımak zorunda değiliz. İyileşme, “Artık yeterince yaptım” demekle değil; “Olduğum hâlimle de yeterliyim” diyebilmekle başlar. İçimizde hâlâ onay bekleyen o çocuğu fark ettiğimizde borç kapanmaz belki, ama anlamını yitirir. Ve insan, ilk kez bir şey ispatlamadan da var olabileceğini görür.