Nobusan der ki:
"Üstün insan aradığını kendi içinde bulur; küçük insan ise aradığını başkalarında bulur."
İnsanoğlu var olduğu günden beri bir "arama" halindedir. Kimimiz huzuru, kimimiz başarıyı, kimimiz ise sevilmeyi ararız. Ancak bu kadim arayışta bizi iki farklı yola ayıran temel bir eşik vardır: Aradığımız cevabı dış dünyada mı bekliyoruz, yoksa kendi iç derinliğimizde mi?
Konfüçyüs'ten günümüze yankılanan o meşhur tespitte olduğu gibi; üstün insan, yaşamın anlamını ve tatminini kendi iç kaynaklarında arar. Bu, bencilce bir içe kapanma değil, aksine kişinin kendi yetkinliğinin ve ruhsal zenginliğinin farkına varmasıdır. Kendi değerini başkalarının takdirine, mutluluğunu ise dış koşulların değişkenliğine bağlamayan kişi, fırtınalı bir denizde demir atmış güvenli bir liman gibidir.
Öte yandan "küçük insan" olarak tanımlanan profil, sürekli bir onaylanma ve dışsal kaynak arayışı içindedir. Mutluluğu bir başkasının dudağından çıkacak söze, huzuru ise maddi nesnelere endeksler. Bu durum, kişiyi dış dünyaya bağımlı ve kırılgan hale getirir. Başkalarının beklentilerine göre şekillenen bir hayat, gerçek bir yaşam değil, başkalarının yazdığı bir senaryoda figüran olmaktır.
Nobusan'ın, çiçek açan ağaçlar ve bir tapınak önünde sergilediği sükunet, bize asıl gücün sessizlikte ve içsel dengede olduğunu hatırlatsın. Kendi içindeki ışığı yakabilen bir insan için dışarısı ne kadar karanlık olursa olsun, yolunu bulmak her zaman mümkündür.
Sonuç olarak; aradığımız o büyük anlam, uzak kıtalarda veya yabancı yüzlerde değil, kendi kalbimizin derinliklerinde keşfedilmeyi bekliyor. Dış dünyaya bağımlı kalmadan, kendi özümüzle barışmak; gerçek özgürlüğün ve "üstün insan" olmanın ilk adımıdır.