MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında önemli açıklamalarda bulundu.
Bahçeli'nin açıklamalarından öne çıkanlar ise şu şekilde:
"Günümüzün tüm barbarlıklarının zincirlerinden boşaldığı ortadadır. Geleceğe sahip çıkmak, geleceğin heder olmasının önüne geçmek bugün taşıdığımız en bariz sorumlulukların başında gelmektedir. Alacakaranlık dönemlerde duygusal tepkilere, itibar gösterilmemesi devlet aklının müşterek hassasiyeti olmalıdır. Kriz ve karmaşa hali dünyanın üzerine adeta karabasan gibi çökmüş haldedir. Geldiğimiz bu aşamada güçsüz haklı, haksız ise güçlü konumundadır. Geleceğe sahip çıkmak bugün taşıdığımız en bariz sorunların başında gelmektedir.
"Hamaney'in öldürülmesi alçaklıktır"
ABD'nin Siyonizm'in tahriklerine gelerek İran'a saldırması gayri meşrudur, gayri ahlakidir. İran'a saldırı gayrimeşrudur. Hamaney'in öldürülmesi alçaklıktır. Müzakereler, görüşmeler devam ediyordu. Siyonist eşkıyalık ite ite ABD'yi İran'a saldırtmıştır. ABD ve İran eş zamanlı olarak müzakerelerde ilerlemenin olduğuna dair mesajlar vermişlerdi. İran'ın dini lideri Hamaney, toplantı halindeyken İsrail'in saldırması ve katledilmesi tam anlamıyla alçaklıktır. Hain ve ajanlar içeride olunca kale kapısı kilit tutmamıştır.
"Terörsüz Türkiye'ye dudak bükenler amacımızı gördü mü?"
Bölgesel ve küresel tansiyonun çok yükseldiği bir dönemde Türkiye olarak sağduyu ve soğukkanlılıkla hareket etmek, barışçıl çabaları destekleyip teşvik etmek mümeyyiz nitelikli politik ve diplomatik bir tutum tercihidir. Böylesi alacakaranlık dönemlerde duygusal tepkilere, duyumsal temkinlere itibar ve ihtimam gösterilmemesi devlet ve millet aklının müşterek hassasiyeti olmalıdır. Bu kapsamda etrafımızda dolaştığımız asıl mevzunun tam ağırlık merkezine geldiğimiz takdirde mahut uzak gelişmeler karşısındaki yorum ve değerlendirmelerimizi aklıselim bir siyasi ve ahlaki çerçevede yapmamız kaçınılmazdır. Terörsüz Türkiye'ye dudak bükenler amacımızı gördü mü? Buradaki amacım ABD-İsrail koalisyonunun İran'a yaptığı saldırıları detaylarıyla anlatmak değildir. Kaldı ki haber bülteni değiliz, haber ajansı değiliz, savaş muhabiri hiç değiliz. Maksadımız komşumuz İran'ı hedef alan çok boyutlu saldırılardan çıkarmamız gereken dersler olduğunu, tehdidin ne kadar yakınlaştığını ve acımasızlığını görmenin beka düzeyinde aciliyet arz ettiğini izah ve ifade etmektir. İç cephenin önemi, millî birlik ve dayanışmanın değeri zannederim çok daha iyi anlaşılmış ve açıklığa kavuşmuştur. Komşu ülkemiz İran'ın başına gelen dehşet verici musibetlerden ülkemizi soyutlamak ve ayrı düşünmek hem imkânsız hem de izansızlıktır. Terörsüz Türkiye hedefine dudak büken aymazlar, ne yaptığımızı, neyi amaçladığımızı daha iyi görüyor musunuz? Türk-Kürt kardeşliğine yaptığımız samimi ve sahici çağrıyı utanmadan çarpıtan, PKK'nın kurucu önderliğinin 27 Şubat çağrısına her zaviyeden saldıran mayası ve meşrebi karışık zihniyetler çevremizdeki ateş çemberinden herhangi bir sonuç çıkarıyor musunuz? Vatan ve millet sevgisi konusunda, millî birlik ve kardeşlik bahsinde bizimle aşık atmaya, boy ölçüşmeye, rekabet etmeye, hatta kibirli bir üslupla ayar vermeye çalışan siyasi ucubeler nasıl bir felaket ve fecaatin kıyısından döndüğümüzü daha ne zaman anlamayı düşünüyorsunuz? İç cephemiz sarsılırsa sağımızın solumuzun zehirli aşiretlere dolacağını merak ediyorum ne zaman görmeyi ümit ediyorsunuz.
"Kimse yanlış hesap yalmasın"
Edirne'yi Enver alacağına Bulgar alsın diyenlerin işbirlikçi torunları, sözde milliyetçi geçinen milletsizler sorarım sizlere bir olmuş, diri olmuş, hep birlikte tek yürek olmuş Türkiye'nin neresinden rahatsızsınız? Oyumuz şu olmuş bu olmuş hepsi fasafiso, hepsi beyhude. Vatan ve millet elden gidince, devlet hükmü şahsiyetini kaybedince ne yapalım oyu, nasıl yapalım siyaseti, ne diyelim geleceğimiz nesline, hangi bahaneleri üretelim ecdadımızın yüzüne? Nasıl olsa sırtınızda yumurta küfesi yoktur. Değerli arkadaşlarım, böylesi muazzez ve müstesna bir milletin nerede bir haksızlık varsa karşısında durması, nerede bir hukuksuzluk varsa itiraz etmesi, nerede bir mazlum feryadı varsa ona kulak vermesi şanının, şerefinin gereğidir. Gerek Tel Aviv Fetihası, gerekse İsrail eski başbakanı Bennett, şu iddialarda bulunmuş; Türkiye yeni İran'dır. İsrail'in cani başbakanı hem Şii hem de Sünni eksen tarafından tehdit altındayız açıklamasıyla şer korosuna katılmıştır. Bir başka Türk ve Türkiye düşmanı Rubin ise Ankara 236'da, Tahran 226'daki gibi olacak mı diye sorgulamış, Amerika Birleşik Devletleri'nin bir emekli albayı ise İran'dan sonra sıra Türkiye'de diye zırvayı hezeyanla perçinlemiştir. Madem böyle iddialar son günlerde yaygınlık kazanmıştır, bizim de bu sapkın görüş ve tehditleri görmezden gelmemiz doğal olarak mümkün değildir. Ölümden öte köy yoktur. Zira ölürsek şehit, kalırsak gazi olacağımız tarihi ve manevi hakikattir. Bu inanca sahip bir kutlu iradeyiz. Bu iradenin sahibi büyük milleti, Türk-İslam mefkûresinin yeryüzüne mühür vurmuş muazzam kahramanlığını tehdit edecek, boyun eğdirecek, teslim alacak muasım bir odağı Cenab-ı Allah henüz nasip etmemiş, henüz yaratmamıştır. Üstümüze kim geliyorsa, kimler gelmeyi düşünüyorsa göreceği azamet ve şiddeti de peşiyle kabul etmek durumundadır. Doğruya doğru, yanlışa yanlış demekten vazgeçeceğimizi hiç kimse düşünmemelidir. Hiçbir hain emel sahibi mihrak veya ülke yanlış hesap yapmamalıdır. Bir ölürsek bin diriliriz bu vatana, bu millete sonuna kadar sahip çıkarız.
"Savaşın kazananı yoktur"
Lütfen dikkat buyurunuz, bir devletin en üst mevkiinde bulunan 50'ye yakın kişinin aynı anda hedef alınmasından, aynı şekilde ifna edilmesinden ibret almayalım da ne yapalım? Böylesi bir tedbir ve temkin ihlaline nasıl yorum getirelim? Venezuela'dan sonra İran'da olan biten kanlı, dramatik ve trajik gelişmelere ne diyelim? Bu vandallıktan herhangi bir sonuç çıkarmaktan imtina mı edelim? Ayrıca Pakistan ile Afganistan arasındaki çatışmaların son bulmasını, anlaşmazlıkların karşılıklı mutabakatla sonlandırılmasını temenni ediyorum. Coğrafyamızın her tarafında barış hâkim olmalıdır. Savaşın kazananı yoktur, barışın kazananı ise çoktur. Dünyaya hâkim ve hadim olması gereken tek gerçek barıştır. Afganistan ve Pakistan arasındaki çatışmaya, ABD-İsrail ortaklığının İran ile savaşına mutlak surette barışçıl çözüm stratejileriyle doğrudan müdahale edilmelidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde ve takdir edilecek yoğun diplomatik temaslarıyla barış ortamının yeşermesi samimi dileğimizdir ve beklentimizdir. Barışın kaybedeni, savaşın kazananı olmaz, olamaz. Barışmak yerine savaşmak cinayettir. Bu cinayete ortak olmak istemeyen her ülke barışçıl emel ve hedefler etrafında birleşmeli, sözleşmeli ve el ele vermelidir.
"İran'ın toprak bütünlüğü korunmalıdır"
Son olarak diyeceğim şudur. İran mazisi 2500 yılı bulan bir devlet geleneğine sahiptir. Aynı zamanda geniş bir coğrafya üzerinde egemenlik kurmuştur. İran İslam Cumhuriyeti'nin siyasi ve toprak bütünlüğü mutlaka korunmalıdır. Hangi etnik veya mezhebi gruba mensup olursa olsun bu ülkenin tüm vatandaşları mensubiyet onuruyla birlikte tarihi, hukuki ve ahlaki mükellefiyetin gereğini hakkıyla yerine getirmelidir. İran İslam Cumhuriyeti'nin geleceğini Siyonist emperyalist dayatmalar değil, sadece ve sadece bu ülke halkının iradesi tayin ve temin edebilecektir. Bunun dışında, bunun hilafında her fiili zorlama, her ayak oyunu, her karanlık senaryo uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler şartına temelden aykırılık anlamına gelecek, dahası insanlık suçu olarak anılacaktır. İran İranlılarındır. Bu ülkenin etnik ve mezhebi kategorilere parça parça bölünmesi Türkiye ve bölge ülkelerinin yanı sıra küresel siyaseti de çok olumsuz etkileyecektir. Huzur istiyoruz. Barış istiyoruz. Siyonist emperyalist azgınlığı da sonuna kadar reddediyoruz.
"Bizim tarihimiz bunu görmüştür"
Değerli arkadaşlarım. Oğuz boyunun Anadolu'ya gelişinin üzerinden bin yıl geçmiş bulunmaktadır. Her yıl kutlamaya ve bu tarihi olayın hatıralarını derinden yaşamaya devam ediyoruz. Tarihte herhangi bir saikle çaresiz toplumların kitleler hâlinde kendilerine coğrafyalar aradıklarını biliyoruz. Artık sınırların resmileştiği günümüzde bile bu arayışların büyük kitlesel sığınmalara yol açtığını görüyoruz. Ancak bu tür toplu yönelişler için yalnızca doğru zamanda olması değil, doğru yöntemlerle de gerçekleşmesi gerekmektedir. Biz bunun kadim insanlık geçmişi ve kalıcı olma gerekliliğinin bilincindeyiz. Bizim tarihimiz bunu görmüştür. Birlikte severek ve inanarak birbirimize bağlandık. Anılarımız bir, acılarımız bir, biz büyük bir aileyiz diyerek tanımladığımız büyük milletimiz ana yurt Orta Asya'dan sonra bu coğrafyada vücut bulmuştur. Ne mutlu ki kudretli devletler halkası ardı ardına inşa edilerek tarihin imbiklerinden iftiharla süzülmesini bilmiştir. Bu vatanın bağrında yaşayan aziz millet varlığı devlet ve millet kaynaşmasının en güzel örneklerini vermiş, yurt bellediği bu coğrafyayı canı, kanı ve varlığı pahasına savunarak vatanlaştırmıştır. Anadolu'muzun eski çağlarda yeryüzüne hükümran olmak isteyen cihangirler için hedef topraklar hâline gelmiş olduğunu hepimiz biliyoruz, okuyoruz, görüyoruz. Namusu, gücü ve onuru olan her millet gibi bizim milletimiz de vatanına göz dikenlere karşı tek nefes olarak savunma başarısını göstermiştir. Aziz millet varlığı barındığı yerlerde güvenliği sağladıkça, esenliği temin ettikçe, hürriyetine sahip çıktıkça tarım, hayvancılık ve zanaat gibi günlük hayatın gereklerinde de önemli mesafeler almıştır.
"Anadolu ana yurdumuz olmuştur"
Üç kıtanın Avrupa, Asya ve Afrika'nın kesiştiği kavşaktaki bu coğrafyanın takdir edersiniz ki bir varoluşu koruma, yaşatma ve sürdürme politikası oluşmuştur. Buraların nasıl yönetileceği, nasıl korunacağı, nasıl denge sağlanacağı, sorunların nasıl aşılacağı ve önleneceği konusunda asırların bilgeliği zaman içinde olgunlaşarak tecelli etmiştir. Bu jeopolitik ve zorlu yapının nasıl yönetilebileceğini öğrenmiş tecrübî devlet aklından, burada nasıl var olabileceğini iyice kavramış millî alışkanlık ve millî kültürden, kimin dost, kimin düşman, kimin hain olduğunu bilen yüksek ferasetten, bin yılın savaş, isyan, kan ve gözyaşlarıyla yoğrulmuş ağır derslerinden, bu vatana yönelen tehditlere karşı birer birer kazandığımız zaferlerden, bin yılı her anıyla derinden yaşamış ve hissetmiş insanımızın yüksek sezgisinden ve kuşkusuz tarih içinde yaşanmış acı hatıralardan arta kalan derslerden süzülüp gelmiştir. Bu yüzden yaşanan coğrafyanın devlet yönetimine yüklediği sorumluluğa jeopolitik diyoruz. Politikanın coğrafyadan doğan sentezini böyle tanımlıyoruz. Çünkü coğrafya anlayışımızı değiştiriyor. Bakışımızı değiştiriyor. Fikrimizi değiştiriyor. Bir bozkırda yalnız yaşayan bir boyun karşılaşacağı yeni insanlarla birlikte yaşaması onu nasıl yeni şartlara uymaya zorluyorsa, muazzam toprakları yönetmeye talip bir nizam arayışının da barış, huzur ve kardeşlik doğuracak yeni bir anlayışa sahip olmasını zorunlu hâle getirmektedir. Türk milletinin muazzam varlığını bağrına basan Anadolu'yu merkez edinmiş olmasının hikmeti de bu olsa gerektir. Asırlar süren yerleşimden sonra Osmanlı Devleti'nin küçülmeye başladığı dönemde de Anadolu asla terk etmeyeceğimiz ana yurdumuz olmuştur."